‘Köşe Yazarlarından’ İnşaat Haberleri


 

TOKİ Başkanı Erdoğan Bayraktar’ın yaşattığı dejavu

Ekleyen: İnşaat Bölümü, Yayın Tarihi: 2 Eylül 2008, Salı

Şu günlerde “Dejavu kelimesini nasıl tanımlarsın” diye sorsanız hiç tereddüt etmeden TOKİ Erdoğan Bayraktar üzerinden derim. Tarifi zor kelimeler vardır. Fransızca “önceden görmek” fiilinin geçmiş zaman çekiminden türetilmiş “dejavu” onlardan biri. EYÜP CAN’ın yazısı.

Haberin Kaynağı

Yorumunuz için tıklayınız!
Kategori: Genel, Köşe Yazarlarından

İnşaatın 9 bin yıllık malzemesi: Kil

Ekleyen: İnşaat Bölümü, Yayın Tarihi: 28 Ağustos 2008, Perşembe

Arika denince akıllara genellikle safari, kurak araziler ve yoksulluk gelir. Peki ya teknoloji?

Haberin Kaynağı

Yorumunuz için tıklayınız!
Kategori: Genel, Köşe Yazarlarından

Vahim Bir Değişiklik

Ekleyen: İnşaat Bölümü, Yayın Tarihi: 26 Ağustos 2008, Salı

Abdülezel Paşa Caddesi’nin adı değiştirildi. Bu ismi kim küçümsüyor veya rahatsız oluyor bilemiyorum. Caddeye Kadir Has’ın ismi verilmiş; yetmez Haliç’e de Kadir Has Körfezi denilsin, Marmara Denizi’ne de birinin adını verelim.

Haberin Kaynağı

Yorumunuz için tıklayınız!
Kategori: Genel, Köşe Yazarlarından

‘Kemeraltı’ları Yaşatmak…

Ekleyen: İnşaat Bölümü, Yayın Tarihi: 20 Ağustos 2008, Çarşamba

Her yönleriyle “çağdaş” olmalarını haklı bir gurur kaynağı yapan bu aydınlık kentimizin sakinleri, cüzdanımızla birlikte kimliğimize de göz koyan sömürgeci dev alışveriş merkezleri yerine artık hep Kemeraltı’nı yeğlemeliler… İzmir’de Kemeraltı’ndan alışveriş yapmak, sadece İzmirli olma erdeminin değil, bu ülkenin tüm değerlerine düşman olan şu küresel sömürgeciliğe karşı “9 Eylül ruhu”nun da yaşatılması demektir…

Haberin Kaynağı

Yorumunuz için tıklayınız!
Kategori: Genel, Köşe Yazarlarından

Başkanlar Yazıyor: Halkın belediyesi olmak

Ekleyen: İnşaat Bölümü, Yayın Tarihi: 20 Ağustos 2008, Çarşamba

Türkiye, uzun zaman kendi kültürel değerlerinden uzak bir yönetim anlayışıyla idare edildiği için yerel yönetimlere halkın katılması ve kararların birlikte alınması düşünülmedi. Halk seçtiği belediye başkanlarını bile ancak seçimden seçime görebiliyordu.

Haberin Kaynağı

Yorumunuz için tıklayınız!
Kategori: Genel, Köşe Yazarlarından

Konut kredileri bankaların aktif kalitesini bozacak mı

Ekleyen: İnşaat Bölümü, Yayın Tarihi: 11 Mart 2008, Salı

Bir bankacının öngörüsüne göre bir-iki sene içinde dağıtılan konut kredileri ödenmemeye başlayacak ve konut fiyatları düşecek. İnşaat piyasası bu süreçten ciddi bir biçimde etkilenirken bankaların aktif kalitesi de bozulacak.

Geçenlerde bankacı bir dostumla sohbet ediyoruz… Laf döndü dolaştı konut kredilerine geldi. Bankacı dostumun tespiti ilginç. 2008 yılında bankalar, son iki senedeki aktif kalitesinde gösterdikleri performansı sergileyemeyecekler. Bunda da etkin rolü, konut kredileri üstlenecek.

Gerçekten de son iki senedir bankalar kredi ağırlıklı büyüdüler ve aktiflerinde de verdikleri krediler ciddi boyutlara ulaştı. Ve bunun içinde de konut kredilerinin ağırlığı bir hayli fazla. Nitekim, rakamlar da bunu gösteriyor. Bundan üç-dört yıl öncesine kadar konut kredilerinin toplam krediler içindeki payı yüzde 1′lerdeyken bugün yüzde 12′lere kadar çıkmış durumda. Daha açık bir anlatımla son iki senedir vatandaş şakır şakır konut kredisi aldı, bankalar da önceki yıllarda dağıttıkları kredi kartı gibi konut kredisi vermeye başladı. Yani, her iki kesim de hesapsız kitapsız hareket etti. Şu sıralar özellikle Amerika’daki kriz sonrası her iki taraf da daha temkinli hareket etse de geçen iki-üç yıl yeterli derecede yol alındı.

Bankacılar iyi hatırlayacaktır, benzer bir durum 90′ların sonunda, otomobil kredilerinde de yaşanmıştı. O dönemler bankalar önce otomobil kredisi dağıttılar, sonra da verdikleri krediler geri dönmeyince koca koca otoparklar, geniş alanlar kiralamak zorunda kaldılar ki, araçları koysunlar diye.

Bankacı dostum, aynı sürecin bu sefer de konut kredilerinde yaşanacağını savunuyor. Çünkü kişiler gelecek güvencesi ve iş garantisi olmadan bu kredilerin altına imza attılar. Bankacılar da büyüyebilmek için kredileri dağıttılar.

Konut balonu bir yerde patlayacak

Ancak geçmişle bugünün arasında ciddi bir fark var. Bugün artık bankaların altyapıları kuvvetli, sermayeleri çok güçlü. Bu da şu anlama geliyor: Evet, konut kredileri bankaların aktif kalitesini bozacak ama bu durum sisteme büyük bir zarar vermeyecek.

Şunun da altını çizmekte fayda var: Şahsi görüşüm, son iki senedir yaşanan, halen de yaşanmakta olan konut ve bankacılık sektöründeki bu durum bir yerde tıkanacak.

Nitekim, bankacı dostum da benim bu öngörümü paylaşıyor. Hatta bir adım daha ileri gidiyor ve her köşe başında birer toplu konut yapıldığını, eski tekstilcilerin şimdinin inşaatçısı olduğunu belirterek maketlerle inanılmaz fiyatlara evlerin satıldığını, bankaların da buna kredi verdiğini söylüyor.

Dostumun öngörüsü ise bir-iki sene içinde dağıtılan konut kredileri ödenmemeye başlayacak, bu sefer konut fiyatları düşecek. Bu süreçten önce bankalar ardından da inşaat piyasası ciddi anlamda etkilenecek. Sizin anlayacağınız bu balon bir yerde patlayacak.

Ancak bankacı dostumun önemle üzerinde durduğu konu, bu durumun bankaların aktif kalitesini bozacak olması. Anladığım kadarıyla bankalar da bu riski son dönemde görmeye başladı ki, konut kredisi faizlerini yükseltmeye başladılar. Bakıyorum da geçen yılın sonlarında 2008 için konut kredisi faizleri yüzde 1′lerin altına düşer diyenler, bugün aynı tezi savunmuyor aksine daha da yükseleceğinden dem vuruyorlar.

Boyner, alışveriş yapılamamasının nedenini açıkladı

Hani, durumdan vaziyet çıkarmak derler ya, işte Cem Boyner’in Perakende Zirvesi’nde söyledikleri de bana aynen, durumdan vaziyet çıkarma geliyor. Ne demiş Boyner: “CHP ve MHP ile Genelkurmay arasında gerginlik var. Şoktayız. Müşterinin bu halde ‘Hadi gidip alışveriş yapalım’ diyecek hali yok.”

Ne ilginç ki, Cem Boyner’in bu söyleminden bir gün önce enflasyon rakamları açıklanmış ve enflasyon yüksek çıkmış. Aynı gün de işsizlik rakamları açıklanmış ve işsiz sayısı artmış. Ama Cem Boyner’e göre bunlar önemli değil, etkisiz faktörler.

Tek sorun bu mu

Yani, ekonomik gidişat gayet iyi, herkes iş, güç sahibi, alım gücü de herkesin yerinde; vatandaşın alışveriş merkezine gidip de alışveriş yapamamasının tek sorunu, muhalefet ile Genelkurmay arasındaki gerginlik. Böyle bir şey mümkün mü?

Ya da şöyle mi anlatmalıyım: Kadın, eşine der ki, “Eksikler var, gidip de alışveriş yapalım.” Cevap: Mümkün değil hanım, Genelkurmay ile muhalefetin arası gergin.

Kimse kusura bakmasın ama bu laf bana bu kadar komik geliyor, işte.

Noyan Doğan
Yorumunuz için tıklayınız!
Kategori: Köşe Yazarlarından

Gecekondu Plaza

Ekleyen: İnşaat Bölümü, Yayın Tarihi: 4 Şubat 2008, Pazartesi

İstanbul’da Zincirlikuyu’dan Maslak’a kadar olan bölge, New York-Manhattanvâri gökdelenlerle kaplanıyor. Bu bölgede arsa fiyatları milyar dolarlarla ölçülüyor. Böyle olmasına rağmen, bu bölgede, belediyelerin verdiği kat sayısını ikiye katlayan plazalar bile var. Altyapısı olmadan dikilen bu yapılar, müsamaha görüyor.

Maslak’taki gökdelenlerin en ön sırasında Oyakbank Genel Müdürlüğü’nün bitişiğinde, neredeyse yarım milyar dolarlık bir arsaya inşa edilmeye başlanan bir plaza ise, değil kaçak kat çıkma, binanın tamamını kaçak yapıyor. Tesadüfen işyerimin önünde olan bu plazada, ruhsat yok. Ama, kule vinçler kurulmuş, inşaat 4. kata gelmiş durumda.

Belediye resim çekiyor

Sarıyer Belediyesi kendi bölgesindeki tüm binaların resimlerini çekmeye başladı. İnsanlar bu bölgede belediyeyi görmeden çatı aktarması, sıva tamiri bile yapamıyorlar. Belediye kaçak inşaatı önlemek için bu tedbirleri aldığını söylüyor.

Halk, belediyenin haraç için hazırlık yaptığı fikrinde. Halk bu kurallara mecburen uyarken, çatısı akanlar çatılarını bile aktaramazken, bir taraftan ruhsatsız plaza inşaatları sürüyor.
Plaza inşaatında çalışanlar, ruhsat yok ama belediyeyle anlaştık diyorlar. Nasıl anlaştılarsa! İnşaatta ruhsat tabelası yok ama elektrik, telefon var. Birileri milyar dolar mertebelerinde arsa parası öderken, ruhsat alacağı kesinleşmeden devlete olan borcunu ödemezken, diğerleri aynı yerde nasıl oluyor da kaç kata varacağı bile bilinmeyen, deprem yönetmeliğini bile hiçe sayan plaza inşaatları yapabiliyor? Bu konunun sorumlusu, Büyükşehir mi? Sarıyer mi? Şişli Belediyesi mi? Bilmiyorum. Elektrik İdaresi ve Telefon İdaresi nasıl bağlantı yapmış? Belli değil. Değişen Türk Ceza Yasası’nın 184. maddesi, bu işleri kapsam dışı mı tutuyor?

Artık bu dümenlere bir son verilmesi lazım. Öte yandan, örneğin bu bölgede Oyakbank’ın seviyesini geçmemesi gereken plazalar müsamaha görmüş, her biri birer gökdelen halini almış durumda. Önümüzdeki bir tanesi de kamu arazisine soğutma kulelerini oturtma çabasında. Arsanın etrafını çevreledi bile.

Plazaların otoparkları yeterli değil. Otoparklar kiralanıyor. Otoparkların içine, izinsiz yıkama-yağlama servisleri oturtuluyor. Otoparklar işyerine dönüştürülüyor. Maslak’ta binlerce taşıt yollarda, kaldırımlarda park etmiş durumda.

Yol düzeni belirsiz olduğundan, araçlar mecburen ters yollara giriyor. Günde 2 kez kullanılan yüzlerce servis aracı rasgele park etmiş vaziyette. Trafik polisi hiç yok. Polise şikâyet ederseniz, 1 saat için tedbir alınıyor. Kimin ne yaptığı, niçin yaptığı belli değil.

Alt veya üst geçitler bitirilmeden açılıyor. Yeni açılan yolun asfaltı patlamış. Geçitler yapılırken, yayalar hiç düşünülmemiş; çevrede oturanlara hiçbir şey sorulmamış. Yayalar araçların arasında cambazlık yapıp kendilerine yol açmaya çalışıyor. Kamu kurumlarının, belediyelerin savunması var mı? Merak ediyorum.

Yaman TÖRÜNER

Yorumunuz için tıklayınız!
Kategori: Köşe Yazarlarından

‘Türk Lokumu’ afiyetle yıkıldı…

Ekleyen: İnşaat Bölümü, Yayın Tarihi: 31 Ocak 2008, Perşembe

turk-lokumu-haberi.JPG

İSTANBUL - Avusturya’nın başkenti Viyana’nın Karlsplatz semtinde bulunan Teknik Üniversite bahçesindeki ‘Turkish Delight’ (Türk Lokumu) birkaç gün gerilim yarattıktan sonra en sonunda kimliği belirlenemeyen kişilerce tahrip edilerek yıkıldı.
Aslında Olaf Metzel, heykeli Viyana’da kamusal bir alanda sergilerken büyük bir risk aldığının farkındaydı. Çünkü bu heykel, 26.04.2006 tarihli ünlü Alman gazetesi Frankfurter Allgemeine Zeitung’a bile basılamamıştı. Gazete, heykelin haberini, heykelin fotoğrafıyla değil başörtülü bir büst ilüstrasyonuyla basmayı tercih etmişti.
Olaf Metzel, ilk kez Türk Lokumu’nu Rene Block’un küratörlüğünü yaptığı Belgrad’da gerçekleşen Halil Altındere ve Hüseyin Alptekin’in de katıldığı 47. Ekim Salonu’nda sergiledi. Hatta son dönemde çağdaş sanat koleksiyonuna başlayan Ömer Koç, Belgrad’da heykeli görür görmez satın aldı.
Belgrad’dan serginin haberi için o dönem çalıştığım Birgün gazetesine yolladığım ‘Türk Lokumu’ heykelinin fotoğrafını gazetenin kültür ve sanat editörü Evrim Altuğ yayımlamakta tereddüt etmedi. Hatta, Olaf Metzel, Frankfurter Allgemeine gazetesinin sansüründen sonra heykelin Türk basınında yayımlanmasında sakınca görülmemesine çok şaşırdı. ‘Türk Lokumu’, Metzel’in geçtiğimiz ağustosta Von Der Heydt Wuppertal müzesinde de sergilendi. Bu sergi için hazırlanan kitapta, ‘Türk Lokumu’ hakkında benim kaleme aldığım bir yazı yer alıyordu. Burada da sorun çıkmadı. Viyana’da Teknik Üniversite’nin bahçesinde sergilendiği ilk günlerde de… Basındaki haberlerde ‘provokasyonu ön plana çıkaran çalışmaları ile bilinen heykeltıraş’ olarak geçen Olaf Metzel, Münih Akademisinde profesör, kamusal alanda yaptığı projelerle tanınıyor. Viyana Teknik Üniversite öğrencisi Vedat Bayraklı tarafından ‘çirkin’ olarak nitelendirilen ve ‘değerlerimize hakaret eden’ heykelin beş farklı versiyonu bulunuyor. Bütün bu yaşananlar aslında yerli ve yabancı sanat dünyasının hiç de yabancı olmadığı hikâyeler…

Bildik bir hikâye
Örneğin Abidin Elderoğlu’nun İzmir Halkevi tarafından ona sipariş edilen bir resminin öyküsünde de başka bağlamda ama yine görsel ‘ahlaki değerler’ devreye girmişti. Elderoğlu’nun 1935 yılında sipariş üzerine bitirdiği ‘Ayrılış’ adlı kompozisyonunda, ön planda üçgen bir kompozisyon şeması içinde askere giden oğul, annesinin elini öperken, en önde çocuğu ve solda karısı ona üzüntüyle ama gururla bakmaktadır. İzmir Halkevi’nden gelen yetkililer yapıtı gördükten sonra üçgen kompozisyonun solundaki kadın figürünün göğüslerinin fazla dik olmasını eleştirirler. Onlara göre çocuk emziren bir kadının göğüsleri dik değil, sarkık olmalıdır. Sanatçı, yetkililerin resimde bu yönde bir değişiklik talepleri üzerine resmi onlara vermekten vazgeçer. Yıllar sonra yapıtı, İzmir Resim ve Heykel Müzesi’ne hediye eder.
1999 yılında New York’ta açılan Sensation sergisinde yer alan, Chris Ofili’nin fil dışkısından yaptığı Meryem Ana tablosu, başta kentin belediye başkanı Giuliani, katolik gruplar ve hayvan hakları savunucuları tarafından günlerce protesto edilir.
2006 yılının aralık ayında ise Türk Kadınlar Birliği’nin Edirne şubesi tarafından Türkiye Cumhuriyeti’nin 80. yıldönümü anasına Fatih Mahallesi’nde dikilen 400 kiloluk bronz, çıplak, ‘özgür ve çağdaş kadın heykeli’, gece vakti kimliği belirlenemeyen kişilerce halatla bağlanıp çekilerek kaidesinden koparılır.
Olaf Metzel’in heykelinin başına gelenler ne ilk ne de son olacak… Birtakım heykeller ya da resimler, hoyrat vandalist tavırlara maruz kalmaya devam edecek. Çünkü bir kültürel nesne olan sanat yapıtı, onu yapanın da içinde bulunduğu toplumun davranışlarını ortaya serer. O yüzden yapıt, bir kültürel aktivite bağı demektir. Chris Ofili’nin resmine saldıranlarla ilgili dediği gibi: “Resmimi savunmak zorunda hissetmiyorum kendimi… Bu resme saldıranlar resmimle ilgili kendi yorumlarına saldırıyorlar, benimkine değil…”
Von Der Heydt Wuppertal müzesi kataloğu için yazdığım yazıda da söylediğim gibi “Türk Lokumu heykeli, bir tereddüdün heykelidir. Heykelin kendisi tereddüde işaret etmektedir. Bu tereddüt yine moderniteye ilişkin bir duraksamanın, büyük bir dilemmanın kendisine aittir. ‘Turkish Delight’, seçimini kendini bir alegorinin uzun aralığına hapsetmekten yana yapar. İlerlemenin inişli çıkışlı başarılarının yarattığı huzursuzluğun bir semptomu olmayı tercih eder.” Her türlü tepkiye açık bir semptom olarak başka semptomlar üreterek ama her şekilde işlemektedir.

Batı ve Doğu’ya dair hayal kırıklığı
“Başı kapalı küçük kadın aynı zamanda çıplak… Çıplaklık ve başını örtme gibi birbirine zıt iki değer, aynı bedende, küçük bir kadın bedeninde, cinsellikten arınmış bir tasvirde olanca masumiyeti ve içtenliğiyle bize bakıyor. Neredeyse gülümsüyor… İçinde taşıdığı, gösterdiği iki kampın çekişmesine zıt bir dinginlik, bir huzur taşıyor. Bu küçük kadın, tereddüt etmeden, ona baktığımız andan itibaren bizi modernite üzerine
ilahi bir soruyla baş başa bırakacaktır. Üzerine bir giysi gibi giydirilmiş çıplaklığını tamamladığı türbanını, moderniteye ilişkin bu iki büyük kavramı, ‘çıplaklık’ı ve ‘örtünme’yi, birbirini yıkan, sadece kültürel değil, siyasal değeri üstünde taşır ve bu iki değeri birbirleriyle çarpıştırır ve aynı zamanda temsil ederken, Batı’nın Doğu’ya ilişkin bir hayal kırıklığını da, Batı’nın kibrini de, Doğu’nun direncini de, Batı’ya özentisini de; Doğu’yla Batı arasındaki tüm sembolik çekişmelere ve çelişkilere de ana-yurdu olacaktır. Bu küçük kadın, bu narin, son derece incelikli ölçüleriyle evrensel/tikel kutuplaşmasını, bu kutupların aynı bedende bir arada yaşamalarının mümkün olup olmayacağının da savaşını vermektedir. Bu iki kutbun birbirini tamamlaması mümkün müdür? Belki de mümkündür. Çünkü modernite kendisini tikel formunda olduğu kadar evrensel olarak da sunmuştur. Modernitenin kendisini gerçekleştirmesi süreci evrensel, bu gerçekleşmenin algılanması sürecinde de tikel bir karakter kazanmıştır. Belki de bu mümkün değildir… ‘Turkish Delight’, bu iki imkânsızı, tek bir bedende buluşturarak rasyonalite ve modernitenin tüm sıkıntılarını sergileme niyetini duyar. Aynı zamanda bu değerlerin içlerinde barındırdıkları dinamizmi de görünür kılma endişesi taşır. Hem soyunuk hem başörtülü küçük kadın heykeli, aslında bu anlamda giyiniktir. Bu kıyafet kesinlikle sadece Batı’nın bakışına, merakına, beklentisine göre tasarlanmamıştır.
(…)
Yapıt, türbanın kendi içinde, lokal bağlamda yaşadığı tüm çelişkili süreçlere ilişkin soruları ortaya atarken öte yandan evrensellik iddiası taşıyan değerlerin temsiliyetini de sorguluyor. Ve en önemlisi evrensellik söyleminin iddiasını; ayrıcalıklı bir hakikate ulaşma olasılığını taşımayarak, radikal ve çoğul bir demokrasi vurgusunu içinde taşıyor.”
(Ağustos 2007 basım tarihli Von Der Heydt Müzesi kataloğundan alınmıştır.)
Radikal Gazetesi - Ayşegül Sönmez

Yorumunuz için tıklayınız!
Kategori: Köşe Yazarlarından

İmarsız Mimarlığın Çekiciliği

Ekleyen: İnşaat Bölümü, Yayın Tarihi: 31 Ocak 2008, Perşembe

Mimarlık bir “gösteri(ş) sanatı” mıdır, yoksa Fransız Mimarlık Yasası’ndaki deyişle kente ve çevreye “uyumlu katılım” mı?
Günümüzde, “biz en farklıyız” iddiasıyla pazarlanarak “en yüksek rantlar”ı sağlayan yapıların mimarları, açıkça söylemeseler bile “birinci”sine kapılmışlar. Topluma “başka bir dünya” sunan kimi projelerinin kente “uygunsuz”luğunu belirten meslektaşlarına diyorlar ki, “Mimarlığı(mızı) engellemeyin…”
Tarihin mimarlık ülkesi Türkiye’de, hâlâ bir “mimarlık yasası” olmadığı için dünyadan örneklerini verdiğimiz “ikinci görüş”ü savunanlar ise “uyumlu” katılımın koşulunu şöyle özetliyorlar: “Bireyci yapılaşma kararlarıyla değil, toplum, kent ve çevre yararına öncelik veren bir imar ve planlama düzeni içinde tasarım yapılmalı…”
Ne var ki bu evrensel doğru, ranta değil, “kente ve çevreye bağımlı”lığı gerektirdiğinden, bundan kurtulmanın sloganı da “Mimarlığın önünü açın…” oluyor…
Oysa “onurlu” mimarlığın önünü asıl tıkayanlar, toplumsal çıkarları ve yaşam haklarını gözetmeyen yapılaşma kuralları ile en yüksek emlak kazançlarını hedefleyen mimarlık yoksunu siyasi kararlar değil midir?
Ya da en kısa deyişle “imarsız mimarlık”tan nemalananlar…
Uluslararası ilkeler
Nitekim Mimarlar Odası’nda da imar disiplini yerine ‘ imarsız mimarlığın savunulması’ na aday olanlar, özgeçmişlerine “üyesiyim” diye yazdıkları UIA ( Uluslararası Mimarlar Birliği ) ilkelerini bile göz ardı edebiliyorlar.
UIA, kentsel ve çevresel yıpranmanın “küresel tehlike”ye dönüştüğü 90′lardan bu yana diyor ki: “Mimarlık özgür değil, bağımlıdır…”
Tüm dünyadanın aklı başında mimarlarının, “ne demek istedi”kleri de 1993′teki Chicago Kongresi’nde açıklanmıştı; “Sürdürülebilir Bir Gelecek İçin Bağımlılık” başlıklı kongre bildirgesini temel alan sayısız belgede yıllardır şu söyleniyor; “Mimarlar, toplumsal ve küresel sorumluluklarını meslek yaşamlarının odağına koymalıdırlar. Hükümetler bunu destekleyen yasalar çıkarmalı; mimarlık kurumları da aynı bağımlılığın yaşama geçmesini sağlamalıdırlar “…
Benzer şekilde, yine şimdi “mimarlığı(mızı) engellemeyin” diyerek, meslek odalarını yönetmeye aday olanların görev aldıkları UIA-2005/İstanbul Kongresi’nde de aynı bağımlılık vurgulandı.
“Kentlerle mimarlığın buluşma ilkeleri”yle ilgili sonuç bildirgesinde deniyordu ki; “İstanbul Kongresi, mimarlığın temel yükümlülüğünü, yaşamı ve çevreyi tahrip eden tüketim ekonomisinin yerine, yoksulluğu önleyecek üretim ekonomisi; toplumların kültürel kimliğini yok etmeyen ve öz kaynakların talanına izin vermeyen bir mimarlık ve çevre öğretisi (…) olarak belirler… ”
Kongrenin ardından toplanan UIA Genel Kurulu’nun, İstanbul’daki çevre ve toplum çıkarlarına aykırı güncel örneklerin de sorgulandığı “Kentsel Demokrasi” başlıklı kararı da aynen şöyleydi: “Kent üzerinde önemli etkiye sahip tüm mimarlık ve kent planlama projeleri demokratik, şeffaf ve kamu katılımına açık nitelikteki yasa ve yönetmeliklerle gerçekleştirilmelidir…” ( Karar No: 33 )
İşte bu evrensel çağrıya hem ev sahipliği yapmış, hem de çalışmalarıyla esin kaynağı olmuş bir meslek odasına, “imarsız yapılaşmaya karşı çıktığı” için “Mimarlığı seviyor mu” demek, ne anlama geliyor; açıklamaya bile gerek yok… ( Mimar Süha Özkan’la söyleşi, Melih Aşık, Milliyet/26 Ocak 2008 )
Hele, aynı söylemle oda yönetimine aday olup, başta belli ki “ayrıcalıklı imar beklentileri” olan medyayla birlikte, özellikle UIA’nın 33. kararına neden olan, siyasetin desteğiyle seçim kazanmaya çalışmak da nasıl bir meslek etiğidir; bunu da yanıtlamaya gerek yok…
‘Önde gelenler’(!)in oyları!
Geçen pazar, İstanbul’daki oda seçiminde “Mimarlık İçin Mimarlar” adıyla liste çıkaran “imarsız mimarlık”çıların, Cumhuriyet dışındaki gazetelere verdikleri ilanda deniyordu ki; “Türkiye’nin önde gelen 84 mimarının, ‘Mimarlığa yol açın!’ başlıklı deklarasyonunu destekleyen grupların üye sayısı birkaç bine ulaştı…”
Oy kullanan 2 bin 500 mimardan -onca geniş ittifaka rağmen- ancak 800 oy alabilen bu “önde gelen” mimarlar topluluğu, odayı eleştirme adına bakın ne demişlerdi: ” Mimarlar arasında ayrımcılık yaratıldı!..”

Ne var ki aynı listeye girmediklerinden “önde gelmeyen”(!) binlerce mimardan, örneğin Doğan Kuban gibi hocaların hocaları; Behruz Çinici ve Aydın Boysan gibi mimarlık emektarları; Niyazi Duranay gibi mimarlığın yurtsever sevdalıları; Cengiz Bektaş gibi mesleğin simge isimleri; Mete Tapan , Cengiz Eruzun gibi koruma kurullarında özveriyle görev yapanlar; Mehmet Konuralp gibi mimarlık hakları için kavga verenler; Orhan Şahinler gibi eğitimin onur abideleri ve diğer duayenler, seçim öncesindeki genel kurula bile katılmayan imarsız mimarlıkçılar için kürsüye çıkarak şunu söylediler: “Aralarında iyi bildiğimiz, hatta öğrencilerimiz de var; hayret!..”

Doğan Kuban ise bilgelik dokunulmazlığı içinde sözünü şöyle tamamladı: “Bu içeriksiz söylemlerin altına imza atmak, mimarlık adına ayıptır…” ( 26 Şubat 2008-Taşkışla )

Listenin anımsattıkları

Gerçekten de mimarlığımızın bu gibi saygın temsilcileri arasında yer alabilecekken, her nasılsa “imza atmış” kimi isimlerin dışında, listenin genel karakterine gelince:

“Mimarlık ve şehircilik çevrelerinde sorgulanan yapılaşmaları tasarlayanlar”; “Planlama ve imar hukukuna aykırı yapılaşma kararlarına dayalı projelerin müellifleri”; “Restorasyon adına tarihi yapıları yıkarak kullanım alanını arttırmayı amaçlayan dekoratif korumacılığın mimarları”; “yabancı isimli TOKİ sitelerinin ayrıcalıklı yaşam pazarlamasına mimari katkıda bulunanlar”… ve bütün bu göz kamaştırıcı ilişkilerin mimarlık olduğunu sanarak, meslekte “star”laşmanın büyüsüne kapıldıkları anlaşılan “genç taraftarlar”ı olarak tanımlanabilir…

Bir de elbette ki karikatür vb. “diğer” sanatlarda ustalaşmalarına rağmen, ‘önde gelen mimar’ sınıfında yer alabilenler…

Ne diyelim? Sadece İstanbul’a değil, tüm kentlerimize de geçmiş olsun… Çünkü örneğin başta İzmir olmak üzere, diğer Mimarlar Odası şubelerinde de imarsız mimarlıkçılar aynı söylemlerle ve benzer ittifaklarla aday oldular. Ne var ki “mimar”lardan aldıkları oy, kamuoyunda zorlamayla yaratılan “imaj”larının (!) çok gerisinde kaldı…

Cumhuriyet Gazetesi
Oktay EKİNCİ

Yorumunuz için tıklayınız!
Kategori: Köşe Yazarlarından

İnşaat Sektörü Krizden Nasıl Etkilenir?

Ekleyen: İnşaat Bölümü, Yayın Tarihi: 29 Ocak 2008, Salı

Global kriz, temelde gayrimenkul kredilerinin geri ödenememesi nedeniyle başladı. Sanayi üretimi sayılan inşaat sektörünün, ülkemiz için her yönden ayrıcalığı var. İşsizliğin azaltılması, yabancı piyasalara açılma olasılıkları, büyümenin lokomotifi olması, ülkenin modernleşmesi bakımından bu sektör çok önemli. Bu sektördeki beklentileri değerlendirmek açısından, hem dünyada hem de ülkemizde inşaat sektörünün durumunu incelemek gerekli.

Dünyada inşaat sektörü büyüklüğünün, milli hasılalar toplamının yüzde 8′ine ulaştığı ve yıllık üretim değerinin 3.5 trilyon doları aştığı tahmin ediliyor. Dünyada, sanayi istihdamında inşaat sektörünün payı ise yüzde 30 civarında. Önümüzdeki 10 yılda sektörün her yıl yüzde 5 büyümesi bekleniyor.

Global krize rağmen…

Amerika‘da kriz nedeniyle, bir yıl içinde yeni ev inşaatlarında yüzde 50 düşme yaşandı. Bir yıl önce yaklaşık 2.300.000 ev üretimi başlamışken, 2007 sonunda bu sayı yaklaşık 1.100.000 oldu. Yine bir yıl önce yaklaşık 6.500.000 ev satılmışken, 2007 sonunda bu sayı yaklaşık 5.000.000 adet oldu. Bu sonuç, ev satışlarında bir yıl içinde yüzde 22′lik bir düşüş anlamına geliyor. Amerika’da halen satışa hazır 10.000.000′dan fazla ev var. Bir yıl önce bu rakam 6.600.000 adet civarındaydı. Ev fiyatlarında da, bir yılda ülke ortalaması anlamında, yüzde 14.5 oranında düşüş yaşanıyor.

Global krize rağmen, ülkemizde gayrimenkul kredilerinde artış var. 2004 yılından 2007 sonuna kadar, ülkemizdeki gayrimenkul kredilerinde yıllık ortalama yüzde 127 artış oldu. Sadece 2007 yılı esas alınsa bile, gayrimenkul kredilerinde bir önceki yıla göre yüzde 39 artış var. Artışın en yüksek olduğu aylar, dünyada krizin hüküm sürdüğü ağustos, kasım ve aralık 2007 ayları.

İstanbul gözde şehir

Ülkemizde 2005 yılında yüzde 21.5 büyümüş olan inşaat sektörünün, bu yıl her şart altında yüzde 4.2 oranında büyüyeceği tahmin ediliyor. Büyük konut açığı olan ülkemizde, nüfus artış hızının da yıllık yüzde 1.26 olduğu düşünülürse, inşaat sektörünün geleceğinin iyi olacağı anlaşılıyor. Halen, ülkemizde 3.000.000′dan fazla konut ihtiyacı ve 1.600.000 civarında da konut açığı var. GYODER’e göre, ülkemizin yıllık konut ihtiyacı, 600.000 adet. 18 milyon konutun da yenilenme zorunluluğu var. Son 5 yılda inşaat sektörümüz ilave 300.000 iş olanağı yaratarak 1.300.000 kişilik istihdam sayısını aştı. TOKİ’nin konut üretimindeki payı yüzde 18.6′ya ulaşmış vaziyette.

Emerging Trends in Real Estate Europe 2007 verilerine göre, Avrupa’daki büyük şehirler karşılaştırıldığında, İstanbul’un gayrimenkul kârlılığı bakımından geleceğin en iyi kenti olduğu anlaşılıyor. Ofis mülkü alınma önerisi bakımından İstanbul, 27 kent arasında, Hamburg ve Münih’ten sonra 3. durumda. Endüstriyel gayrimenkul alım önerileri arasında ise, 27 kent arasında birinci. Ticari gayrimenkul yatırım önerileri bakımından da İstanbul, Moskova’dan sonra 2. sırada geliyor. İşte bu nedenle, İstanbul’da halen inşaatı devam eden 55 alışveriş merkezi var. İstanbul’u 21 adetle Ankara ve 8 adetle de Antalya takip ediyor. Ülkemizde inşaat sektörünün global krizden fazla etkilenmeyeceği anlaşılıyor.

 

Milliyet - Yaman TÖRÜNER

Yorumunuz için tıklayınız!
Kategori: Emlak, Köşe Yazarlarından

İlginç Günlerdeyiz…

Ekleyen: İnşaat Bölümü, Yayın Tarihi: 28 Ocak 2008, Pazartesi

(Mimarlar Odası İstanbul Şubesi’nin 25.01.2008 günü gerçekleştirilen “Teknik Kongre”sinde yaptığım konuşmayı okuyucularıma duyurmak istiyorum.)

İlginç günlerdeyiz…
Cumhuriyet karşıtlarının palazlandıkları günler…
Demokrasiden yararlananların, bizi çağdaşlığa götüren devrimleri yıkmaya çalıştıkları günler…
Aydınlanmacıların, kültür devriminin cumhuriyeti bir tür sınavdan geçiyor gibi. Cumhuriyetin kazandırdıklarından, “nimet”lerinden pay almış olanlar da sınavdan geçiyorlar elbette… Bu kişiler bir bakıma yol ayrımındalar… Kimlikleri belirlenecek belki de… Ya emperyalizmin gerçekte en ileri durumu olan küreselleşme yutturmacasıyla uyuşum yoluna girecekler, ya da kendi bağımsız, yurtsever kimliklerini bulacaklar. Ya üç lokmalık çıkarları için ülkemizi parçalamaya çalışanların ekmeklerine yağ sürecekler, ya da ülkemizin bağımsızlığına, çağdaş cumhuriyetimize sahip çıkacaklar.

Cumhuriyet, yerli mallar haftalarıyla, ekmek, bez karneleriyle büyüttüğü kuşakların kazanımlarıyla tüm borçlarını ödedi. Yurdumuza en temel yapım yerlerini (fabrikaları) kazandırdı. Şimdi bunların tümünü pişkin gülücüklerle satılığa çıkardılar. Yalnız bunları mı? Yer altı-yerüstü kaynaklarımızı, doğal, kültürel, tarihsel değerlerimizi de…
Bu davranışın her gün yeni bir örneğiyle karşılaşıyoruz.

Bütün bunlar ne için?
Yoksullara daha iyi yaşam koşulları mı sağlanıyor?

Emek sonuna dek sömürülmektedir… Emekçinin hiçbir gereksinimi üzerine artık kimseler kafa yormaz oldu.
Sağlık alanına, eğitim alanına bakıp saptayabilirsiniz bu gerçekleri…
İlginç günlerdeyiz!

Yurdumuzun birliğini kolay yutulabilecek lokmalara bölmeye çalışan dış güçler; yeni “Sevr”ciler, bizi gaflet uykusunda yakaladıklarını sanarak her türlü açıktan yararlanmaktadırlar.
Tümüyle bulandığını sandıkları bu ortamda, çıkarlarını her şeyin önünde görenlerin durumları daha da ilginç… Onlar da ilerici güçleri uyutabilecekleri bir durum yaratıldığını sanarak davranır oldular.

Yenileme adı altında toplum belleği hiçe sayılıyor. En değerli kent bölümlerimiz uluslararası anamalcılara peşkeş çekilmeye çalışılıyor. Programı bu güçlere göre belirlenmiş, şehirciliği olmayan, Batı’nın yapı gangsterlerinin tasarımlarıyla, onların yurdumuzdaki imzacılarıyla bu kimin mimarlığı?
Kendi modernini yaratamamış kopyacılarla yola mı çıkılır? Yanlış yolla doğru sonuca mı varılır?
Yirminci yüzyılın başındaki gibi, mimarlığın her şeyden önce bir kültür altyapısının sonucu olduğunu bilmeyen yarı bilisizler yurtdışından mimarlar getirtmektedirler. (Bu mimarların da simsarları belirmiştir birdenbire…)

Üç imparatorluğun kültür başkenti İstanbul’un mimarlarına, “Onlar bu ipeği dokuyamaz” diye saygısızlık edilebilmektedir artık… Yurtdışından gelen moda terzilerine, yabancısı oldukları bir kültürün içinde istedikleri gibi at oynatma olanakları sağlanmaktadır.

Yorumunuz için tıklayınız!
Kategori: Köşe Yazarlarından
Sponsored by Bar Jobs | Website Hosting | Free Penpals